Geçtiğimiz kış doğru dürüst kar yağmadı. Bahar yağmurları da eskisi gibi değil. Tarladaki çiftçi su arıyor, köydeki kadın kuyuya daha derin iniyor. Ve biz şehirde, betona boğduğumuz kaldırımlarda hâlâ kuraklık meselesini sadece haberlerde izliyoruz.
Ama mesele sadece su değil. Mesele yaşam.
Gediz Nehri’nin kaynağı olan Murat Dağı'nın gövdesine açılan delikler yalnızca maden aramak için değil; o dağın kalbine saplanan mızraklar gibi… Ormanlar kesiliyor, su damarları kurutuluyor, dağın ciğerine dinamitle giriliyor. Neyin uğruna? Altın mı? Rezerv mi? Şirket karı mı?
Birileri “maden ekonomisi” diyor, “kalkınma” diyor. Ama sormak gerek:
Susuz bir ülke kalkınabilir mi? Susuz bir memlekette tarım olur mu? Çocuklarımızın defterine yazacak hikâye kalır mı?
Uşak Murat Dağı Yok Olmasın Platformu Sözcüsü Funda Öz Akcura geçenlerde şöyle dedi:
“Maden yasası, vatana ihanet yasasıdır.”
Sert mi? Evet. Ama haklı mı? Sonuna kadar. Çünkü bu sadece bir çevre meselesi değil.
Bu, vatanın damarlarını koparmak demek. Bu, susuz bırakılan bir memleketin elini kolunu bağlamaktır.
İklim krizinden söz ettiğimiz çağda, biz hâlâ ormanları keserek, su kaynaklarını yok ederek, kuraklığın adını koymaktan korkarak yaşıyoruz.
Ama unutmamalıyız:
Kuraklık gürültüsüz gelir. Kapınızı çalmadan girer. Ve geldiğinde en çok “neden sustuk?” diye hayıflanırız.
Belki artık susma zamanı değil.
Belki artık “suyun sesi” olmamız gereken bir dönemdeyiz.
Ve belki, hâlâ geç kalmış sayılmayız…