“Keşke o anda bunu söyleyebilseydim.” Tartışma bittikten sonra akla gelen bu cümle, aslında oldukça tanıdık bir deneyimi anlatıyor. Kimi insan tartışma sırasında hızla cevap verebilirken kimi gözyaşlarına hâkim olamıyor, susuyor ya da söylemek istediği cümleleri bir türlü toparlayamıyor.
Konuyu değerlendiren Uzman Klinik Psikolog Mert Adil, tartışma anında yaşanan bu durumun kişinin ne söyleyeceğini bilmediği anlamına gelmeyebileceğini söyledi. Adil’e göre duygusal yoğunluk arttığında kişinin zaten bildiği düşüncelere ulaşması ve bunları düzenli biçimde ifade etmesi zorlaşabiliyor. Ağlamanın yalnızca üzüntüyle ilişkilendirilmemesi gerektiğine dikkat çeken Adil, öfke, hayal kırıklığı, korku, çaresizlik, anlaşılmama ve haksızlığa uğrama duygularının da gözyaşlarını beraberinde getirebileceğini belirtti. Özellikle kişinin kendisini eleştirilmiş, reddedilmiş veya tehdit altında hissettiği anlarda bedensel tepkiler de yoğunlaşabiliyor. Kalp atışlarının hızlanması, nefes alışverişinin değişmesi, kasların gerilmesi ve sesin titremesi bu sürece eşlik edebiliyor. İlişki araştırmalarında bu deneyimin zaman zaman “duygusal taşma” olarak tanımlandığını aktaran Adil, zihnin boşalmış gibi hissedilmesinin aslında hiçbir düşüncenin olmadığı anlamına gelmediğini ifade etti.
Peki tartışma sırasında bulunamayan cevaplar neden birkaç saat sonra bir anda akla geliyor?
Uzman Klinik Psikolog Mert Adil, yoğun stresin çalışma belleği ve bilişsel esneklik üzerinde geçici bir yük oluşturabileceğine işaret etti. Çalışma belleğinin kişinin söylemek istediklerini zihninde tutup uygun sıraya koymasına, bilişsel esnekliğin ise olaylara farklı açılardan bakabilmesine yardımcı olduğunu belirten Adil, tartışmanın yarattığı bedensel yoğunluk azaldığında düşüncelere ulaşmanın kolaylaşabileceğini kaydetti. Bu nedenle tartışma sırasında cümlelerini toparlayamayan bir kişinin eve dönerken, duş alırken ya da gece yatağa uzandığında birden “Aslında şöyle demeliydim” diye düşünmesi şaşırtıcı değil. Adil, bu durumun önemli bir ayrımına da dikkat çekerek, “Cevapların sonradan gelmesi her zaman zekâ, cesaret veya iletişim becerisi eksikliği değildir. Bazen sorun ne söyleyeceğini bilmemek değil, o anda bildiklerine ulaşamamaktır” değerlendirmesinde bulundu.
Ancak tartışma sırasında ağlama, susma veya donup kalma tepkilerinin herkeste aynı nedenden kaynaklandığını söylemek de mümkün değil. Eleştirilme korkusu, geçmişte susturulmuş olmak, çatışmadan kaçınmayı öğrenmek, kusursuz bir cümle kurma baskısı, travmatik yaşantılar veya ilişkideki güç eşitsizliği gibi birçok etken bu deneyime eşlik edebiliyor. Bazı kişiler karşısındaki insanı kaybetme korkusuyla öfkesini bastırırken, bazıları geçmiş deneyimleri nedeniyle itiraz etmenin tehlikeli olduğu düşüncesini geliştirebiliyor. Bu nedenle benzer görünen davranışların altında kişiden kişiye değişen nedenler bulunabiliyor. Tartışmanın kontrol edilemeyecek kadar yoğunlaştığı anlarda ise kısa bir mola vermek seçeneklerden biri. Mert Adil, bunun konuşmadan kaçmak anlamına gelmemesi için molanın belirsiz bırakılmaması gerektiğine dikkat çekiyor. Örneğin kişi karşısındakine, “Şu anda düşüncelerimi toparlamakta zorlanıyorum. Yirmi dakika ara verip bu konuşmaya yeniden dönmek istiyorum” diyebilir.
Bu sürenin karşı tarafa daha sert bir cevap hazırlamak için değil, bedensel yoğunluğu azaltmak ve asıl anlatılmak isteneni belirlemek için kullanılması önem taşıyor. Kişinin “Tam olarak ne oldu?”, “Ne hissediyorum ve bu duygunun altında hangi ihtiyacım var?” ve “Karşımdaki kişiden açık olarak ne istiyorum?” sorularına cevap araması iletişimi kolaylaştırabiliyor.
Adil’e göre yaşanan olayı, hissedilen duyguyu, ihtiyacı ve karşı taraftan talebi açık biçimde ifade etmek de tartışmanın seyrini değiştirebilir. “Çok kötüyüm” gibi genel bir ifade yerine “Kırıldım, gerildim ve anlaşılmadığımı hissediyorum” demek, kişinin hem kendi duygusunu anlamasını hem de karşısındakine kendisini daha açık ifade etmesini sağlayabilir. Bununla birlikte her sorunun doğru kelimeleri bulmakla çözülemeyeceğinin altını çizen Uzman Klinik Psikolog Mert Adil, kişinin sürekli küçümsendiği, korkutulduğu, tehdit edildiği, sözlerinin çarpıtıldığı veya konuşma hakkının elinden alındığı ilişkilerde meselenin yalnızca iletişim problemi olarak değerlendirilmemesi gerektiğini vurguladı. Böyle durumlarda daha sakin ya da daha ikna edici konuşmanın tek başına çözüm olmayabileceğini belirten Adil, kişinin kendisini güvende hissetmediği ilişkilerde önceliğin tartışmayı kazanmak değil güvenliğini korumak ve gerektiğinde güvendiği kişilerden veya bir uzmandan destek almak olması gerektiğini ifade etti.
Tartışma sırasında ağlamanın utanılacak bir zayıflık olarak görülmemesi gerektiğini belirten Adil’e göre asıl önemli olan, kişinin hangi durumlarda duygusal yoğunluğunun arttığını fark edebilmesi. Tartışmayı kazanmak veya her soruya anında cevap vermek yerine, gerektiğinde sınır koyabilmek, kısa bir mola verebilmek ve daha güvenli bir ortamda konuşmaya geri dönebilmek daha sağlıklı bir iletişimin kapısını aralayabilir.